Dokunmayın Ormancılığın Genetiğine

Dokunmayın Ormancılığın Genetiğine

Yaklaşık 28 yıl oldu; 1986 yılının yaz başlangıcında üniversite tercihlerimi yapıyordum ağabeyimle. O zaman ikinci basamak sınavına girmeden tercih yapılıyordu. Alacağımız puanı bilmeden, tahmin esaslı bir tercih olduğu için yelpaze hayli geniş tutuluyordu. Siyasal Bilgiler Fakültesinde okuyan ağabeyim istedi Orman Fakültesini yazmamı. Ne fakülteyi tanıyordum ne de Orman Mühendisliğini. Yazdım yine de, ağabey lafı dinledim. Sonuçların açıklandığı gazetede ÖSYM numaramın hizasında yazan kodun karşılığına baktım ilgili çizelgeden: “İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi Orman Mühendisliği Bölümü” yazıyordu. O an ne hissettiğimi hatırlamıyorum ama “ormanın da mühendisliği mi olurmuş” diye yapılan yarı açık yarı gizli dalga geçmeler, müstehzi gülümsemeler epey canımı sıkmıştı.

Sonradan öğrendim ki ormanın mühendisliği en eski mühendislik disiplinlerinden biriymiş. 1800’lü yılların başlarında Fransa ve Almanya’da başlayan bilimsel ormancılık öğretimi ülkemize geldiğinde takvimler 1857 yılını gösteriyor. Fransız ormancı Lois Tassy tarafından temeli atılan o okul bugün İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi adını taşıyor ve 157 yıldır ormancılık eğitimi veriyor. Bugünkü devlet ormancılık örgütünün kökeni ise 1839 yılında kurulan Orman Müdürlüğüne kadar uzanıyor. Tarihlerden birinin Tanzimat Fermanı (1839) diğerinin de Islahat Fermanı (1856) ile gösterdiği yakınlık Osmanlı’daki ilerleme arayışları ile ormancılık arasındaki ilişkiye de ışık tutuyor kuşkusuz.

Tarihsel süreç içerisinde ormanların kontrolsüz bir şekilde yararlanmaya açık tutulduğu dönemden koruyucu önlemlerin alınmasına; geleneksel orman-toplum ilişkilerinden bilimsel yönetim anlayışına geçişin tetikleyicisi, önceleri sınırsız olarak düşünülen orman kaynaklarının bir sınırının olduğunun ve bu kaynakların giderek tükendiğinin anlaşılması olmuştur. Dolayısıyla hem ormancılık bilimi hem de ormancılık mesleği baskın bir “koruma” geninin etkisi altında şekillenmiştir. Orman kaynaklarından yararlanma talep ve arzularının ormanlara zarar vermesini engelleyen, elimizde kalan ormanların günümüze kadar gelebilmesini sağlayan, bin bir çeşit baskıya karşı ormancıyı ve ormanları dik tutan şey, ormancılık eğitimi yoluyla her bir ormancının bütün hücrelerine empoze edilen bu koruma genidir.

 

Brundtland Komisyonu “Ortak Geleceğimiz” (Our Common Future) adlı raporunu açıklayıp Sürdürülebilir Kalkınma kavramını dünya gündemine yerleştirdiğinde takvim yaprakları 1987 yılını gösteriyordu. “Sürdürülebilirlik” temel bir ilke olarak o tarihten günümüze hemen bütün sektörlere monte edildi; sürdürülebilir turizmden sürdürülebilir tarıma, sürdürülebilir enerjiden sürdürülebilir ulaşıma kadar rengarenk programlar hazırlandı. Oysa ormancılık bu moda ilkeyi en az 200 yıldır biliyor ve kullanıyordu –ki, bu ileri görüşün altında yatan faktör de “koru, koru” diye ormancıların zihinlerine hiç durmadan baskı yapan malum gendi.

 

Muhafaza (Koruma) Ormanı kavramını Kurtuluş’un hemen sonrasında, 1924 yılında ormancılık mevzuatına sokan da, Milli Park kavramını 1956 yılında Orman Kanunu’na yerleştiren de sözünü ettiğimiz genden başkası değildi elbet. Nasıl olmasın? Ormancılığı ormancılık yapan, ormancıyı oduncundan ayıran bu genin ta kendisi değil mi? Korumayı bilmesek kesip kesip kullanmak için bize ihtiyaç duyarlar mıydı?

 

1980’lerin ikinci yarısı ve 1990’larda Türkiye özelleştirme ve küreselleşme rüzgarlarıyla doldurmuştu yelkenlerini. Bütün değerleri paraya çevirmek tek ve tartışmasız ilke haline gelmişti. Öyle böyle değil, ormancılara devlet ormanlarını satalım diye ders veren başbakan çıkardı bu ülke. İşini bilen memurlar ve köşe dönme sevdaları yeşermeye başladı orada burada. Yetmedi, siyaset denilen öğütücü gerçek ormancıları bir bir ezmeye, sistemin dışını atmaya başladı. Çıkardıkları yasalarla yetinmeyip nasıl ormancılık yapılacağını da öğretmeye çalıştı dev dişliler.

 

2000’li yıllar ise bir önceki dönemi mumla aratmaya başlattı. Ormanı orman olarak korumaktan başka her yol mubah oldu. Her yol! Orman yol oldu, orman taş ocağı oldu, orman üniversite oldu, orman otel oldu, orman havaalanı oldu, orman kanal oldu, orman şehir oldu, orman çöplük oldu… Bir tek orman olamadı, orman kalamadı orman. Doğal ormanların göğsüne hançerler saplandı, korumayı, yaşatmayı unutup taneyle dikilen ağaç çevreciliğine(!) terfi ettik top yekün. Ormanla ağaç arasındaki derin uçurumu göremedik ne yazık; yuvalarımızı yıkıp birer birer, tuğla verdiler karşılığında, kandık.

 

Belki de en kötüsü GDO (Genetiği Değiştirilmiş Ormancı)’ların ortaya çıkması idi bu süreçte. Korumayı itip bir kenara “kullan, ne olursa olsun kullan” şiarının büyüsüne kapılan ormancılar görmeye başladık. Sanki ekonomist azmış gibi ekonomist gözüyle bakan, sanki müteahhit azmış gibi müteahhit gibi davranan, sanki tüccar azmış gibi tüccar hesabıyla çalışan ormancılar.

Bu tip ormancılar belki sınıf arkadaşlarım, belki de öğrencilerim. Henüz azınlıktalar, bunu da biliyorum. Yine de kaygılanıyorum, ne yalan söyleyeyim. Bundandır belki, yol yakınken uyarmak istiyorum meslektaşlarımı:

 

Açın ve fazla değil iki satır en çok, okuyun mesleğinizin köklerini. Dünyanın neden böyle bir mesleğe ihtiyaç duyduğunu hatırlayın. Öncelikli görevinizin korumak, ne pahasına olursa olsun korumak olduğunu unutmayın. Ekoloji biliyor olmanızın, ekosistem kavramını anlamınızın, o sistemdeki etkileşim mekanizmalarının sonuçlarını görebilmenizin hakkını verin. Bir gün, bir hafta ya da bir yıl sonrasına değil yüz yıl sonrasına bakmak, yüz yıl sonrasına şekil vermek için eğitildiğinizi aklınızın bir köşesinde tutun hep. Alexandre Stheme’in, Hoca Ali Rıza’nın, Bernhard’ın, Heske’nin, Mazhar Diker’in, Esat Muhlis Oksal’ın, Fehim Fırat’ın, Selahattin İnal’ın ve yazarak bitiremeyeceğim onlarca yerli ve yabancı hocanın kemiklerini sızlatmayın.

 

Eleştirilseniz de, baskı da görseniz, misyonunuzun korumak ve geleceğe, çocuklarımıza değil torunlarımıza aktarmak olduğunu bilin. Bugüne değil geleceğe. Ve sakın! Sakın dokunmayın ve dokundurtmayın ormancılığın genetiğine.

Doç. Dr. Cihan ERDÖNMEZ

Not: Bu yazı Doç. Dr. Cihan Erdönmez tarafından yazılmış, Yeşil Gazete'de 19 Şubat 2014 tarihinde yayımlanmış ve buraya hiçbir değişiklik yapılmadan aktarılmıştır.