Dikey ormanlar: kurtuluş reçetesi mi yoksa bir deli kuyuya taş mı attı?

Dikey ormanlar: kurtuluş reçetesi mi yoksa bir deli kuyuya taş mı attı?

 

İnsanlar yaşamak için her geçen gün daha fazla oranda kentleri tercih ediyor. 2016 yılı rakamlarıyla dünya nüfusunun %54’ünden fazlası kentlerde yaşıyor (bu oran dört milyarın üzerinde bir nüfusa karşılık geliyor). Diğer yandan, kentlerdeki yıllık nüfus artış hızı hala %2’nin üzerinde. Bu trendden elbette Türkiye de payını alıyor. Ülke genelinde kent nüfusu 1960 yılında yalnızca 8 milyon 500 bin civarındayken bugün 60 milyon eşiğine yaklaşmış durumda.

Kentlerin nüfusu arttıkça yayıldıkları alanlar da artmak zorunda. Artan nüfus, aynı zamanda yeni konut, yeni iş yeri, yeni okul, yeni hastane, yeni yol, yeni havaalanı demek. İyi de, bu yeni tesisler, yeni konutlar nereye yapılacak? Çok basit bir şekilde, bir kent büyürken etrafında ne varsa ondan bir şeyler çalar. Orman varsa ormandan, otlak varsa otlaktan, tarım alanı varsa tarım alanından ve hatta deniz varsa denizden. Başka bir yolu yok mu  bu işin? Var elbette! Ne mi o seçenek? Kentleri yatay olarak değil dikey olarak büyütmek.

İstanbul gibi metropollerde ardı arkası kesilmeyen “tower”lar belki de bu seçeneğin bir yansıması. Evet, bu “tower”lar kentin yatay olarak büyüyüp etrafındaki ormanları, otlakları, dağları, tarım alanlarını, nehirleri, denizleri yutmasından daha iyidir belki de, lakin her gün yeni bir tanesinin bir yerlerden yükselmeye başladığını gördüğümüz bu “tower”ların kentin dokusuna, tarihine, ruhuna, kültürüne, doğasına, sözün kısası yüzyılların süzgecinden arınıp gelmiş güzel olan ne varsa hepsine “tavır” koyduğunu da akıldan çıkarmamak gerekiyor.

İnsanoğlunun, büyüyen ve büyürken doğayı yok eden kentler ile devasa görünümleriyle yine doğanın kalbine saplanmış kılıçlar gibi görünen ürkütücü yükseklikte binalar arasında sıkışıp kalması ne acı! Belki de bundandır, son zamanlarda mimarlar bu ürkütücü binaları biraz daha hoş göstermek için arayış içerisine girdiler. Yüksekliklerine ek olarak çoğunlukla cam kaplı dış cepheleri ile bu dünyayla hiç ilgisi olmayan, uzaydan yere düşüp saplandığı yerde kalmış bir nesne gibi görünen bu yapılara isim vermekte bile zorlanan ve “tower” ile “kule” arasında gidip gelen çağımız kültürü, heybesinden yeni bir sürpriz çıkarıp “dikey orman”ları armağan etti şimdi de bizlere.

Bu müthiş pazarlama taktiğinin mucidi İtalyan bir mimar olan Stefano Boeri. Milano’nun kalabalık bölgelerinden biri olan Isola mahallesine kondurduğu biri 110 diğeri 76 m yüksekliğindeki iki kuleye bu ismi, daha doğrusu bu ismin İtalyanca karşılığı olan “Bosco Verticale”yi verdi. Doğal olarak kuleler yalnızca isimleriyle orman çağrışımı yaptırmıyor. Kulelerin dış cephelerinde yer alan balkon ve teraslarında yaratılan toprak alanlara dikilen ve resmi internet sitesindeki verilere göre 800 ağaç, 4 bin 500 çalı ve 15 bin civarında süs bitkisi ile dışarıdan bakıldığında, askeri yöntemlerle ve bitkiler kullanılarak kötü bir şekilde kamufle edilmiş yüksek bir bina olarak görünen dikey ormanlar bir miktar yeşillik hissi vermiyor değil.

     Foto 1-2: Bosco Verticale (https://www.stefanoboeriarchitetti.net/it/portfolios/bosco-verticale/ adresinden alınmıştır)

Günümüzde yeni bir şey çıkmaya görsün, dünya geneline yayılması an meselesi. Dikey orman adı verilen bu yapılar için dünyanın dört bir yanında ardı ardına düğmelere basıldı. Çin’in Nanjing kentinde, yine İtalyan mimar Stefano Boeri imzası taşıyan ve yaklaşık olarak biri 200 diğeri 100 m yüksekliğinde olan iki dikey ormanın 2018 yılında bitirilmesi planlanıyor. Nanjing kulelerinde 1000 ağaç ve 2500 civarında çalının yer alması, 23 farklı yerel bitki türünün kullanılması planlanıyor.

 

   Nanjing Towers (https://www.stefanoboeriarchitetti.net/en/portfolios/nanjing-vertical-forest/ adresinden alınmıştır)

 

Çinliler Boeri’yi çok sevmiş olmalılar ki dünyadaki ilk “dikey orman kenti”ni de ona planlatmışlar. Liuzhou kentinden geçen Liujiang nehri kenarındaki 1 km’lik hat boyunca yapılan, yaklaşık 30 bin kişiye ev sahipliği yapacak olan kentte ofisler, daireler, okullar, oteller yer alacak. 2020 yılında bitirilmesi planlanan  proje kapsamında 40 bin ağaç ve 1 milyon civarında değişik bitkinin kullanılacağı açıklanıyor.

       Liuzhou Forest City (https://www.stefanoboeriarchitetti.net/en/portfolios/liuzhou-forest-city/ adresinden alınmıştır)

Stefano Boeri’nin yarattığı dikey orman çılgınlığı kısa sürede Hollanda’ya da sıçradı. Utrceht kentinin yeni gelişen bölgelerinden biri olan Jaarbeursboulevard’da 2019 yılında yapımına başlanacak olan Hawthorn Tower 90 m yüksekliğinde olacak. 2022 yılında bitirilmesi planlanan kulede 360’ı ağaç ve 9 bin 640’ı çalı ve çiçek formunda olmak üzere toplam 10 bin bitki kullanılacağı bildiriliyor. Bilin bakalım bu projenin mimarı kim? Elbette Stefano Boeri!

                               

Hawthorn Tower (https://www.dezeen.com/2017/07/17/hawthorn-tower-vertical-forest-stefano-boeri-utrecht-netherlands-plant-covered-tower/ adresinden alınmıştır)

 

 

Vincent Callebaut Architectures tarafından Brüksel’de yapımı planlanan ve 100’er metrelik üç kuleden meydana gelen Tour&Taxis ile yine aynı mimarlık şirketi tarafından Tayvan’da yapımı planlanan Tao Zhu Yin Yuan Tower dikey orman çılgınlığının diğer halkalarını oluşturuyor. Peki, sizce ülkemiz bu akımın peşine takılmakta zaman kaybetmiş midir? Elbette, hayır! Kağıthane sınırlarında dikey orman projesiyle yükselen 17 katlı bir binanın ilk ağacının dikimin yapıldığına ilişkin haberler yaz aylarında gazetelerin sayfalarını süslemişti. Projenin internet sayfasında verilen bilgiye göre, bu binada da 900’ü ağaç olmak üzere 25 bin bitki yer alacakmış.

 

Dikey ormanlar bütünüyle bir kandırmaca mı?

 

Hayır! Her şey bir yana, her bitkinin fotosentez yoluyla havadaki CO2’yi alıp oksijene dönüştürdüğünü biliyoruz. Sırf bu bile dikey orman adı verilen binalara dikilecek ve yaşaması sağlanacak her bitkinin hem havadaki oksijen miktarını artırmak hem de sera gazlarının en başta geleni olan CO2’yi azaltmak açısından yararı dokunacağının açık kanıtı. Diğer yandan, bu bitkilerin havadaki toz ve partikülleri tutarak hava kalitesini iyileştirmek yönünde bir etkisinin olacağını da göz ardı edemeyiz.

Dikey ormanlardaki bitkilerin yararları bunlarla da sınırlı değil. Havadaki nem oranını artırmak, bazı kuş ve böcek türleri için yaşam ortamı oluşturmak yoluyla biyolojik çeşitliliğe katkı yapmak, son derece çirkin görünen yüksek binaların estetik açıdan biraz daha kabullenilebilir duruma gelmesini sağlamak, bitkilerin yarattığı mikro klima etkisi nedeniyle kışın daha az ısınma ve yazın da daha az serinleme amaçlı enerji tüketimi sonucunu doğurmak gibi başkaca yararları da aşikar.

Ne var ki, madalyonun bir de öbür yüzü var. Öbür yüzün bana göre ilk sıkıntısı bu binalara verilen adla başlıyor. Bir mimari esere “orman” adı vermek bu kadar kolay olmamalı. Orman dediğimiz doğa parçaları, bünyesinde yalnızca bitkiler değil binlerce tür canlıyla birlikte toprak, su ve mikroorganizmalardan meydana gelen bir yaşam birlikteliği; bir ekosistem. Ormanı orman yapan, bu ekosistemi kendi haline bıraktığımızda milyonlarca yıl boyunca varlığını sürdürebilecek denge ve enerjiyi bünyesinde barındırması. Dikey orman denilen bu binaları kendi haline bırakın; diyelim ki iki hafta bitkileri sulamayın, bakalım ne olacak? Ayrıca, bu tuhaf binalara “orman” adının verilmesi, gerçek ormanlardan iyice kopmuş bulunan büyük kentlerde izole bir şekilde yetişen yeni nesillerde, ormanın böyle bir şey olduğu gibi yanlış bir algının oluşmasına yol açmayacak mı dersiniz?

Öbür taraftan, bir şekilde tahrip edilen, yok edilen ormanların yerine “ama iki kat fazla ağaç diktik” gibi bilimsel anlamda hiçbir tabanı olmayan açıklamaların en yetkili ağızlardan yapıldığı bir dönemde, “Canım ne olmuş yani üç beş ağaç kesiliyor diye? Artık binalar bile orman. Gerçek ormanlar olmasa ne olur?” gibi akıl durgunluğuna yol açacak cümlelerin kurulmasına yol açmak gibi bir yan etkiyi de aklımızın bir kenarında tutmak gerekir.

Bunlar bir yana, dikey orman denilen binaların işlevsel olarak sürdürülebilirlikleri de ayrı bir sorgulama konusu. Zira bizler doğada bitkilerin nasıl hayatta kaldıklarıyla pek ilgilenmeyiz. Yahut bizler doğada yaşamayı başaran bitkileri bilir, bir şekilde elenip gidenleri çok da dikkate almayız. Oysa toprağa düşen bitki tohumlarının çok büyük bir çoğunluğu çimlenme şansı bile bulamazken, çimlenip fidan haline gelenlerin çok büyük bir bölümü de vahşi rekabette altta kalır ve ölürler. Bitkiler yaşamak için toprağa, ışığa, suya ihtiyaç duyarlar. Kendi doğal koşullarında yetişmeyen bitkiler ise sağlıklı olabilmek için gübrelenmek, böcek ve mantar zararlarına karşı ilaçlanmak isterler. Dikey orman denilen binalarda saksılar oluşturup bitkileri dikmek işin kolay kısmıdır. Sulama ve gübreleme çözümleri, sulama için harcanacak suyun temin yöntemi, gübre ve ilaçlardaki kimyasalların sağlık üzerindeki etkileri, ideal boyutların dışına çıkan bitkilerin budanması, ölen bitkilerin yerlerine yenilerinin dikilmesi gibi pek çok bütünleşik sorunun nasıl çözülebileceğini ilişkin yanıtları bu aşamada bilemiyoruz. Dikey ormanlar bu sorunların kalıcı olarak ortaya çıkıp sürdürülebilirlik sorunları yaratacağı yaşa henüz gelmedi. Tabir yerindeyse dikey ormanlar için henüz cicim ayları. O nedenle biraz daha bekleyip görmekte yarar var.

Dikey orman fikri yeni bir mimari akım, yeni bir gayrimenkul pazarlama yöntemi olabilir ve bu açıdan başarılı da bulunabilir. Dikey ormanlara dikilen bitkiler topluma pek çok faydalar da sağlar. Bunu inkar etmek imkansız. Ancak üç beş bitkiyi yan yana görünce orman deme alışkanlığımızdan bir an önce vaz geçmemiz, ağaca takılıp ormanı gözden kaçırma hastalığımızı yenmemiz gerekiyor artık. Ayrıca dikey orman adı verilen binalarda gelecekte ne tür sorunlar ortaya çıkacağını henüz öngöremiyor olabiliriz.

Bana sorarsanız, ister sorun çıksın ister çıkmasın, bırakalım ormanlar orman olarak kalsın, binalar da bina. Siz ne dersiniz?

 

Not: Doç. Dr. Cihan Erdönmez tarafından kaleme alınan bu yazı İZ TV tarafından yayımlanan Merak Et Dergisinde yayımlanmıştır.