Çılgın proje öyle olmaz böyle olur!

Çılgın proje öyle olmaz böyle olur!

Altı yaşımdayken İstanbul’a taşındık. Kısa süren İstanbul dışı görev ve çalışmaları saymazsak o gün bugündür İstanbul’da yaşıyorum. Şehrin boş arsalarında özgürce koşup saklambaç oynayabilen, derelerinden kurbağa toplayıp ağaçlarına tırmanabilen bir çocukluk yaşamış şanslı bir kuşaktan sayıyorum kendimi. Kolumu da kırdım, kafamı da yardım; futbolu sokaklarda, basketbolu kırık dökük park potalarında öğrendim.

Orhan Gencebay’ı, Hakkı Bulut’u külüstür dolmuşlarla liseye gide gele sevdim ben. Şehrin geri kalmış bir bölgesindeki semt sinemasında ailecek Ferdi Tayfur filmleri de seyrettik, arkadaşlarla parçalı filmler de. Orman Fakültesini kazandığımda daha 16 yaşındaydım. Üç otobüs değiştirerek, soğuktan donarak kimi zaman, kimi zaman ter kokuları içerisinde üç saat yolculuk yaptım dersten önce ve de dersten sonra.

Vapurdan simit attım martılara. Onlar da bana şarkılar söylediler. Pink Floyd’u The Wall’la tanıdım. Ama hiç bağıramadım onlar gibi “Hey, teacher leave us kids alone!” diye. İlk sevgililerim İstanbul’da oldu. Rumeli Hisarı’nda el ele boğaza baktım onlarla. Bir simit bir çay fiyatına Ortaköy sokaklarında dolaştım. Cebimdeki son parayla Yeni Cami’de güvercin yemleyip Mavi Kart’la eve döndüğüm çok oldu.

Bankacı olup cebim para görmeye başlayınca İstanbul daha güzel olacak sanmıştım. Kafelerde yemek yiyince, sinemalarda Alaska Frigo alabilince daha mutlu olurum diye düşünmüştüm. Hem artık ikinci köprü de vardı. Olmadı. Asistan olup Tarabya’ya taşınınca da. Sanki bir şeyler kötüye gidiyordu hep. Bentlere doğru yürürken ya da bisikletle Yeniköy’e, merhem oluyordu yaraya, velakin eksiliyordu hep.

Ankara’nın karasında, yedek subay okulunda herkes uyurken uyumayıp ders çalıştım, sırf bu şehre geri dönebilmek için dereceye girerek. Selimiye Kışlası’nın kulelerinde tarihi yarımadaya bakıp şiirler yazdım bu sayede. Florance Nightingale’i anlatırken Japon hemşirelik öğrencilerine ya da İspanyol heyetiyle Ayasofya’da, beynimin bir köşesiyle hayaller kurdum durmadan. Güzel hayaller.

Ben hayal kurdukça, ben sevdikçe şehir büyüdü sürekli. Güzel olan her şeyi yutup semiren bir canavar gibi. Ne boş arsa kaldı oğlumun koşturabileceği ne kırık dökük basket potaları. Ormanları, parkları, tarihi sokakları, eski konakları, evleri, dut ağaçlı incir ağaçlı bahçeleri bir bir yok oldu. Yok yok! Yok olmadı, satıldı ona buna, aç gözlü rantçılara. Doyamadılar bir türlü, yeni yeni projeler ürettiler İstanbul’u bitirecek. İsim verdiler projelerine; Çılgın Projeler dediler.

Çılgın ha! Ne gelir aklınıza çılgın denildiğinde? Biraz muziplik, çokça zeka, farklı olan mutlaka, heyecan veren, eğlendiren, hoşa giden, güzel… Çılgın bir şarkı mesela, çılgın bir evlenme teklifi, çılgın bir parti ya da, çılgın tatil, çılgın yolculuk, çılgın hayaller, çılgın aşk, çılgın köpek… Hal böyleyken, bunlar, tuttular çıldırtan projelere çılgın projeler dediler. Kapasite yetmedi çılgın ile çıldırtan arasındaki farkı görmeye. Sanırsınız yemin ettiler bu şehri bitirmeye.

Ben de dedim ki kendi kendime, nasıl olurmuş çılgın proje göstereyim size, çılgın proje öyle olmaz böyle olur diye.

 

İşte Benim Çılgın İstanbul Projem: Dünyanın En Büyük Doğa, Tarih ve Kültür Parkı: İstanbul

Şaka mı sandınız? Ben hiç olmadığım kadar ciddiyim. Hiç olmadığım kadar.

İstanbul’da yaşamaya gerek yok, ara sıra gelenler bile bu koca şehrin bir uçuruma doğru sürüklendiğinin farkında.

Sözünü ettiğimiz bu coğrafyada 300 bin yıldır insanlar yaşıyor. 3 bin yıldır kent. Farklı uygarlıkların 1600 yıldan fazla başkentliğini yapmış, çeşit çeşit kültüre kollarını açmış yaşlı ama bir o kadar da dinamik bir yer, İstanbul.

Güneyinde bir deniz, kuzeyinde bir diğeri, arada inci bir gerdanlık, boğaz; doğusu bir kıta batısı bir başka. Ormanları, tepeleri, kıyıları, adaları, dereleri, florası, faunası…

Ve sürüklüyoruz onu hızla bir uçuruma!

Oysa yapmamız gereken, “yeter” demek değil mi bu sömürüye? Daha ne kadar insanoğlunun bitip tükenmek bilmeyen hırslarına kurban olacak bu şehir? Zaman artık onu korumak zamanı değil mi?

Bir sokağıyla, bir orman parçasıyla, bir köyüyle, şusuyla busuyla değil, bütünüyle koruma altına alınmalı İstanbul. Ve dünyanın ilk korunan kenti olmalı. Ama gerçek anlamda korunan; öyle milli park gibi, SİT gibi bir statüyle değil. Peki nasıl? Anlatmaya çalışayım dilim döndüğünce.

Öncelikle bir yasa çıkarılmalı; İstanbul’un Doğa, Tarih ve Kültür Parkı Olarak Korunması Yasası. Bu yasa kentin doğu-batı, Marmara-Karadeniz eksenlerinde hangi sınırlarda koruma altına alındığını açıkça ortaya koymalı. İkinci olarak belirtilen parkın yönetiminde sorumlu olan bir örgüt, bu örgütün yapısı ile yetki ve sorumlulukları bu yasada tanımlanmalıdır. Bu örgüt valiliğe ya da x, y, z bakanlıklarının taşra teşkilatlarına bağlı bir örgüt olmamalı; bunun yerine ilgili uzmanlardan oluşan kurul tipi bir yönetim organı ile idare edilen, bu kurula bağlı yeterli yönetsel birim, personel, araç-gereç ve bütçe olanakları ile donatılmış, idari yaptırım gücü olan, işlevsel olarak ilgili STK’lar ile meslek örgütleri tarafından denetlenen ve ayrıca yargı denetimine tabi olan bir yapı içermelidir. Bu örgütün hiyerarşik üstü ise ilgili bakanlıklar tarafından seçilen uzmanlardan oluşan bir koordinasyon kurulu olmalıdır.

Yeterince çılgın gelmediyse devamını okuyun.

Yasa, makul bir geçiş sürecinin ardından (on yıl olabilir), kent için zorunlu bazı ihtiyaçların karşılanması amacına dönük bir takım hizmetler (güvenlik, sağlık, ulaşım, gıda vb.) ile bilimsel (üniversiteler, araştırma kuruluşları), sanatsal ve kültürel etkinlikler hariç her türlü ürün ve hizmet üretimi ile ticari faaliyetin park sınırları dışarısına, ülkenin geri kalmış bölgelerine taşınmasını ön görmelidir. Bu faaliyetlerin niteliklerine ve işletme büyüklüklerine göre park sınırları dışarısına taşınma süresi farklılık gösterebilmeli ve yine makul bir üst sınırı (15 yıl olabilir) geçmemelidir. Bununla birlikte yasa, işletme sahiplerinin ve işgücünün zarar görmemesi için gerekli önlemleri (teşvik, vergi muafiyeti, hibe ya da düşük faizli krediler, işsizlik sigortası vb.) alacak düzenlemeleri içermelidir. Bu yolla saptanan üst sınır süresi sonucunda kent nüfusunun iki-üç milyon civarına düşürülmüş olması sağlanacaktır.

Azalan nüfus ile doğru orantılı olarak atıl duruma gelmiş endüstriyel tesisler, ticarethaneler, iş yerleri, konutlar vb. pek çok alanın mümkün olanları bilimsel, sanatsal, kültürel etkinlikler ile zorunlu hizmetlere tahsis edilmeli, geri kalanlar yıkılarak parklar, botanik bahçeleri, hayvanat bahçeleri, açık hava tiyatroları, spor tesisleri vb. haline getirilmelidir. Bütün bunlar yapılırken parkın doğal, tarihi ve kültürel değerleri mutlak olarak koruma altına alınmalı; hassas olan kaynaklarda hiçbir kullanım tipine izin verilmemelidir.

Bu kadar çılgınlık da yetmediyse devam edelim.

Azalan nüfus ve talep ile ilişkili yepyeni bir ulaşım ağı planlanmalı, bu ağ deniz ve raylı sistem ağırlıklı olarak bütünüyle toplu taşıma ve bisiklet üzerine şekillendirilmeli, zorunlu ihtiyaçlar dışında (güvenlik, sağlık vb.) motorlu araç kullanımına çok büyük kısıtlamalar getirilmelidir. Üçüncü köprü ve otoyol yapımı derhal durdurulmalı, yapılan kısımlar ile ikinci köprü yıkılmalı, TEM iptal edilerek doğaya geri kazandırılmalıdır.

Hasılı kelam, İstanbul gibi bir kent mutlaka ama mutlaka korunmalıdır. Nasıl mı? İşte böyle bir çılgın projeyle. Sakın bu adam çıldırmış olmalı demeyin. Hele de üçüncü köprüye, otoyola, yeni havaalanına, ardı arkası gelmeyen alışveriş merkezi ve rezidans inşaatlarına, yok edilen ormanlara, yerinden edilen zavallı yaban hayvanlarına, çocuklarımızın elinden alınan parklara, otomobil gürültüsünden başka bir şey duymadığımız sokaklara, aç gözlü rant şeytanlarına, geleceğimizi, çocuklarımızın geleceğini parsel parsel satanlara sesini çıkarmayanlar. Sizin ağzınızı bile açmaya hakkınız yok!

Ve gözümü kapatıp hayalini kurduğum İstanbul’u biraz olsun anlayabilenler, bir ucundan da olsa benimle aynı hayali paylaşabilenler. Önümüzde yalnızca iki seçenek var. İstanbul’un yok oluşuna seyirci kalmak ya da gerçekten çılgın projelere yelken açmak. Karar sizin, daha doğrusu karar bizim. Haydi!

 

Not: Doç. Dr. Cihan Erdönmez tarafından kaleme alınan bu yazı 6 Şubat 2014 tarihinde Yeşil Gazete'de yayımlanmış ve buraya orijinal haliyle aktarılmıştır. Görseller tarafımızdan eklenmiştir.

 

Doç. Dr. Cihan Erdönmez