Bir köpeğin başını okşarsan

Bir köpeğin başını okşarsan

Boncuk...

 

Boncuk, büyük ablamın çöp bidonu yanında bulup gizlice eve getirdiği; babamdan korktuğumuz için epey bir süre bodrum katında bir deterjan kutusunda baktığımız, kahverengi yuvarlak gözleriyle boncuk boncuk bakan, top gibi yuvarlak, şirin bir köpek yavrusuydu. Gözlerine ve o şirin yuvarlak bedenine kanıp adını Boncuk koyduk; ne de yakışmıştı. Nereden bilebilirdik büyüyüp geliştiğinde sarımtırak kahverengi tüyleri, aslan gibi yeleleri, daima dik ve kıvrık kuyruğu, kısa siyah burnu ve de şimşek gibi bakan kahverengi gözleriyle göreni yerine çakacak bir çoban köpeği olacağını. Öyle oldu ama...

 

Elbette babam Boncuk'u öğrendi ve kabullendi. Ona güzel ahşap bir kulübe yaptırıp apartmanımızın bahçesine koyduk. Yine apartmanımızın alt katında bulunan bakkal dükkanımıza gelen bazı müşterileri görüntüsüyle korkuttuğu için Boncuk'u gündüzleri o kulübede bağlı tutuyorduk. Oysa ben Boncuk'un üniformalılar (askerler, polisler vb.) ve Roman kardeşlerimiz dışında herhangi bir insana yan gözle baktığına hiç şahit olmadım. Üniformalılara olan tavrını bir ölçüde açıklayabiliyorum. Oturduğumuz mahallede tek katlı askeri lojmanlar bulunuyordu o zamanlar. O lojmanlarla ilgili pek çok işi görmek için mahalleye sık sık askeri araçlarla (bunlar genellikle cemse denilen eski, Amerikan yapımı ve kasası branda ile örtülü kamyonlar olurdu) er-erbaş sınıfından askerler gelir ve ne hikmetse o askerlerin yanında hep Alman Kurt Köpekleri bulunurdu. Bu durum, elbette, Boncuk gibi lider ruhlu ve erkek bir köpeğin hoşuna gitmez, bölgesine giren bu köpekleri uzaklaştırmak ister; fakat bağlı olduğu için bunu yapamaz ve çıldırırdı. Sanırım bu nedenle üniforma konusunda ileri derecede olumsuz hassasiyete sahip oldu Boncuk. Fakat, bugün hala Boncuk'un Roman kardeşlerimize karşı neden negatif duygular beslediğini anlayamıyorum. Bu negatif duyguların en uç sonuçlarından biri bir bayram gününde yaşanmıştı. Pırıl pırıl bayramlık kıyafetlerimle Boncuk'u çiş gezmesine çıkarmıştım. Yağmurlu bir gündü. Bir Roman kadın bize doğru yaklaşmış, ancak maalesef ben bunu fark etmemiştim. Boncuk hışımla kadına doğru hamle yaparak beni yere düşürmüş ve zinciri elimden kurtulduğu için gidip zavallı kadını ısırmıştı. Kadıncağız hem korkmuş hem de ağlıyordu. Belli ki çok da acı çekiyordu. Annem ve babam kadının yarasına pansuman yapıp, cebine de bir miktar para koyarak özür dileyip göndermişlerdi. Bense, sanırım o sıralar dokuz-on yaşlarındaydım, hem korkmuş hem de kadıncağızın durumuna üzülmüştüm. Tabi bir yandan da kirlenen caanım bayramlıklarıma hayıflandığımı itiraf etmeliyim.

 

Zaman Boncuk ile aramdaki bağı gittikçe güçlendirdi. Başta onu günde iki üç defa gezmeye çıkarmak olmak üzere, onun pek çok sorunuyla ilgilenmek, evin en küçüğü olduğum için sanırım, hep bana kalıyordu. Giderek Boncuk evin köpeğinden benim köpeğim durumuna geçti. Bundan şikayetçi de değildim aslında. Çünkü onunla aramda anlaşılması çok kolay olmayan, sıradan köpek ve sahibi bağından çok daha öte bir bağ vardı. Bazen onu gezmeye çıkardığımda, kuytu bir yerde öylece otururduk yan yana. Bu oturmalar ne kadar sürerdi şimdi hatırlamıyorum fakat saatlerce bile sürmüş olanları mutlaka vardı. Elimi, o sanki bir insanmış gibi omuzuna atar, kah ön ayaklarının bedeniyle birleştiği bölgeyi kah başını okşar, boynunu kaşır dururdum. O ise ufukta bir nokta varmış gibi sabit bir şekilde ileri, o noktaya doğru bakar, hızlı hızlı solurdu. Bu satırları yazarken Boncuk'un kokusunu hala hisseder gibi oluyorum.

 

Açıkçası o yıllarda çok da sosyal bir çocuk değildim. Eve gelen misafirlere hoş geldiniz demekten bile utandığım için misafirler gidene kadar, saatler, saatler boyunca evin bir diğer odasında öylece oturduğumu, dışarı çıkamadığımı hatırlıyorum. Belki de bu asosyal yapım nedeniyle Boncuk benim en yakın dostum, en güvenilir sırdaşım olmuştu. Kendimi ona, tek bir kelime söylemeden uzun uzun anlatırdım ve o da ufuktaki görünmeyen noktaya bakarak beni dinler, bundan hiç sıkılmaz, ben kalkmadan bir kez olsun kalkmaya yeltenmezdi.

 

Yıllar böylece geçiyordu. Ta ki ben lise ikinci sınıfa başlayana kadar. Yavaş yavaş büyük marketlerin, süpermarketlerin yayılmaya başladığı bir dönemdi. Babamın bakkal dükkanında işler kötüye gitmeye başlamıştı. Bu durum, doğal olarak babamı çok rahatsız ediyor ve bu rahatsızlığın hıncını nereden çıkaracağını şaşırıyordu. Boncuk da ne yazık ki babamın gereksiz sataşmalarından nasibini alanlar arasındaydı. Babama göre bakkala gelen müşteri sayısının giderek azalmasının nedenlerinden biri de Boncuk'tu. Boncuk bağlı bile olsa, ondan korkan müşteriler babamın bakkalına gelmek yerine başka yerlere gitmeyi tercih ediyorlardı. Elbette bu doğru değildi, saçmalıktı. Talihin bize oynadığı oyuna bakın ki, tam da o günlerde bizim sokaktan geçen bir fabrika sahibi ya da müdürü ben Boncuk'u gezdirirken görmüş, güçlü, kuvvetli ve kendine güvenen duruşunu beğenmiş ve Boncuk'un fabrikalarında mükemmel bir bekçi köpeği olacağını düşünmüş.

 

O günün akşamı, babam bakkalı kapattıktan sonra eve geldi. Gayet normal bir şeyden bahsediyormuşçasına ve sanki o bahsettiği şey beni hiç ilgilendirmiyormuş gibi yalnızca anneme yönelterek sözlerini -ki böyle durumlarda hep aynısını yapardı, gündüz bakkala gelen fabrika sahibini (ya da müdürünü, her ne haltsa), onun Boncuk'u istemesini, kendisinin kabul etmesini ve yarın gelip Boncuk'u alacaklarını anlatıyordu. Sekiz yaşıma kadar babamı doğru düzgün görmemiş bir çocuk olarak (babam Almanya'da işçi olarak çalışıyordu) o zamanlar ona belli bir noktadan fazla yaklaşamadığımı ve ondan çok korktuğumu hatırlıyorum. O nedenle, benim o anda çıkıp bırakın babama itiraz etmeyi, ayak diremeyi, ağzımı açıp tek bir söz bile söylemem mümkün değildi. O gece sabaha kadar ağlayıp, babamın anlattıklarında bir yanlışlık olmasını, ertesi gün her şeyin eskisi gibi devam edeceğini; ne fabrika sahibinin bir daha görüneceğini ne de Boncuk'u benden alacaklarını umdum.

 

Ertesi sabah, hep yaptığım gibi Boncuk'u gezdirip okula gittim. O gün okulda öğretmenlerin ne anlattığı ya da benim ne düşündüğümle ilgili hiçbir fikrim yok. İçimde olan tek duygu bir an önce okulun bitmesi ve gidip Boncuk'u kulübesinde beni beklerken bulma isteğimdi. Gittim. Kulübe boştu...

 

Yanılmıyorsam bu felaketten bir iki ay sonrasıydı. O sıra neyle ilgileniyordum tam bilmiyorum; birden sokağın başında Boncuk'un bana doğru heyecanla koştuğunu gördüğümü ve daha sonra da onunla sarmaş dolaş olduğumuzu hatırlıyorum. Bu bir mucize olmalıydı. Bir kaç saat sonra fabrikanın adamları geldiğinde durumun gerçekten de bir mucize olduğunu anlamıştım. Boncuk fabrikanın en az üç metre yüksekliğindeki duvarlarından, nasıl başarmışsa geçmiş ve doğruca içgüdülerinin onu yönlendirdiği yere yani yuvasına, bana, ailesine koşmuştu. Fabrikanın adamları onun boynundaki tasmaya zincirini takıp, geldikleri minibüse bindirerek bir kez daha benden kopardıklarında içimdeki sızı ilk seferkinden çok daha keskindi, ancak ben yine hiçbir şey yapamamıştım. Onun bu büyük çabasına karşın sanırım benim kılımı bile kıpırdatamamam nedeniyle artık onu istemediğimi düşünmüş olmalıydı. Boncuk'u bir daha hiç görmedim.

 

Bu olayın üzerinden en azından on yıl geçmişti. Fakülteyi bitirmiş, asistan olmuştum. Yüksek lisansı da tamamlamış doktora yapıyordum. Fakültenin bulunduğu Bahçeköy'e çok daha yakın olduğu için Tarabya'da bir eve taşınmıştım. Böylelikle fakültede normal mesai bittikten sonra da kalabiliyor, geç saatlere kadar doktorama yoğunlaşıyor ve sonra da bir otobüsle, ele ayak çekildikten sonra rahatlıkla eve dönebiliyordum. Yine öyle bir gündü. Bahar sonu yaz başı gibiydi. Saat sanırım sekiz civarı olmalıydı. Hava henüz kararmamış olsa da gün aydınlığı kaybolmuştu. Çalıştığım kürsünün olduğu binadan çıkıp, aynı binanın köşesinden köy tarafındaki çıkış kapısına doğru henüz yönelmiştim. Otobüs durağı köy meydanındaydı o zamanlar. Ve tabi Bahçeköy bir köydü.

 

Çıkış kapısından bir köpeğin fakülte yerleşkesine girdiğini ve tam bana doğru yürüdüğünü gördüm. Ormanla iç içe olan fakültemiz (Orman Fakültesi), bir sürü vicdansızın getirip ormana attığı pek çok zavallı köpek için bir sığınak gibiydi. Binden fazla öğrenci içerisinden bu köpeklerin karnını doyuran ve onların sorunlarıyla ilgilenen birileri mutlaka çıkıyordu. Aynı zamanda ben ve o zaman arkadaşım olan eşim başta olmak üzere bazı öğretim elemanları da bu konuda hassas davranıyorduk. Tabi bir de bizi sürekli dekanlığa şikayet eden ve bu pis köpeklerin (onlara göre pis köpekler) uzaklaştırılmasını ve hatta öldürülmesini isteyen daha kalabalık bir grubun varlığını da unutmamak gerekir. İşin tuhafı bu gruba mensup öğretim elemanlarının görevi öğrencilere ormanı, ekosistemi, canlılar ve hatta cansız varlıklar arasındaki koparılamaz bağı anlatmaktı. Neyse, bu farklı ve çok derin bir mevzu...

 

Fakültenin kapısından girip bana doğru gelen köpekle aramızdaki mesafe başlangıçta 100 metre kadardı ve hızla azalıyordu. Mesafe azaldıkça şaşkınlığım ve ona paralel olarak kalp atışlarım hem sayı hem de şiddet olarak çoğalıyordu. Aramızda 20 metre kadar kaldığında neredeyse düşüp bayılacak gibi olduğumu hatırlıyorum; çünkü gelen köpek Boncuk'un birebir kopyasıydı. O kısa süre içerisinde bunun kesinlikle mümkün olamayacağını idrak edebilmiştim ama neredeyse burnumun dibine kadar gelen köpek de tamamen Boncuk'tu işte ve tam da bu nedenle ağzımdan "Boncuk, oğlum!" sözcükleri dökülüverdi on yıl önce söylediğim tonda. O da on yıl önce yaptığı gibi sakince bana yaklaşmış ve tam önüme geldiğinde sırtını bana dönerek oturmuş ve bacaklarıma yaslanmıştı. Refleks olarak onun başını, omuzlarını okşamaya, boynunu kaşımaya başladım. Aynı anda kendi kendime "Hayır, bu kesinlikle mümkün olamaz; bir köpek bu kadar uzun yaşayamaz; yaşasa bile Kartal'dan Bahçeköy'e nasıl gelecek ve beni bulacak?" diyordum. Boncuk'tan ayrıldığımda on yaşından daha büyüktü. Aradan en az on yıl geçmişti ve şu an dizimin dibinde oturan köpek de en fazla on yaşındaydı. Bu kadar on sayısı durumun, daha doğrusu bu köpeğin Boncuk olma ihtimalini sıfırlıyordu; bu çok açıktı, fakat tozlu tüyleri arasında huzurla elimi dolaştırdığım şey neydi peki?

 

Sonunda onun Boncuk'a çok ama çok benzeyen bir başka köpek olduğuna kanaat getirerek köye doğru yürümeye başladım. Onun bana karşı davranışlarını da çok büyütmemem gerektiğini düşündüm. Ne de olsa köpekleri çok seviyordum ve sanırım bunu hisseden bütün köpekler bana zaten çok kolay yaklaşıyorlar, bu konuda hiç çekince duymuyorlardı. Hem bunları düşünüyor hem de yürümeye devam ediyordum ve Boncuk da (yani Boncuk'a benzeyen köpek de) arkamdan yürüyordu. Fakülte kapısına yaklaştığımda köy meydanından bir otobüsün ana yola doğru hareket ettiğini gördüm. Otobüs ana yola varmadan ona yetişmek üzere koşmaya başladım. Durak olmasa da otobüs şoförleri ana yola kadar genellikle yolcu almaya devam ediyorlardı. Otobüse yetiştim ve şoför de umduğum gibi kapılarını açtı ve kendimi otobüse attım. O zamanlar akbil yoktu. Otobüslere biletle binilir, bilet şoförün sağ çaprazındaki kutuya atılırdı. Ben kutunun önünde cebimden bilet çıkarmaya çalışırken otobüsteki az sayıda yolcunun şaşkınlık sesleri çıkardığını duydum. Hem ceplerimde bilet bulmaya çabalayıp hem de durumu anlamaya uğraşırken arkamda bana temas eden bir yumuşaklık hissettim. Dönüp baktığımda Boncuk'un da (artık ona Boncuk diyeceğim, çünkü ona o andan sonra Boncuk dedim) otobüse binmiş olduğunu gördüm. Hem ne yapacağımı hem de ne düşüneceğimi şaşırmıştım. Onu otobüsten indirmem gerekiyordu. Şoförün ya da yolcuların bir şey söylemesinden çekinerek Boncuk'u dışarı doğru ittirmeye çalıştım. Fakat bu göründüğü kadar kolay değildi. Boncuk ciddi biçimde direniyordu. Şoförden kapıyı açmasını rica ettim. Ben inince Boncuk da inecek, sonra ben tekrar binecektim ve Boncuk'un binmesine fırsat tanımadan şoför kapıyı kapatacaktı. Her şey planladığımız gibi oldu. Otobüs hareket ettiğinde Boncuk'un yol kenarında oturup bana baktığını gördüm. Sanki onu yine hayal kırıklığına uğratıyordum.

 

Bütün gece bu tuhaf olayı düşünüp durdum. O, önceki Boncuk olamazdı. Bu biyolojik olarak olanaksızdı. Fakat sanki fizyolojik olarak onun aynısıydı ve sanki önceki Boncuk'un ruhunu taşıyordu. Acaba onu bir daha görebilecek miydim? Buna benzer düşüncelerle kabus gibi bir gece geçirip ertesi sabah erkenden fakültenin yolunu tuttum. Fakülteye gelirken fidanlık tarafındaki durakta inip, o taraftaki kapıdan girerek uzun bir ağaçlık yolu geçip binamıza ulaşırdım her zaman ve o sabah da öyle yaptım. Bizim binaya iyice yaklaşınca, yani ağaçlık yoldan açıklığa çıktığımda kendi kendime "Bu kadarı olamaz artık!" dediğimi hatırlıyorum. Boncuk binanın giriş kapısında yatıyordu ve beni görünce tereddütsüz bir biçimde, doğruca bana doğru hareketlendi.

 

Boncuk o günden itibaren fakülte bahçesinde yaşayan ve kısırlaştırma ve aşılama dahil bütün bakımları bizim tarafımızdan yapılan on kadar köpeğin lideri oldu. Gruptaki erkek köpeklere göz açtırmaz, onları sürekli baskı altında tutarak "bu grubun lideri benim" mesajını açıkça verirdi. Bazen üç-beş gün ortalardan kaybolurdu Boncuk. Köy ve civarındaki dişi köpeklerin peşinde dolanır, doğal ihtiyaçlarını karşılama içgüdüsüyle ne açlık ne tokluk düşünmeden ve diğer erkek köpeklerle kavga ederek o üç-beş günü geçirirdi. Bize geri döndüğünde her tarafı yara bere içinde ve zayıflamış bir vücutla aramıza katılırdı. Birkaç günde kendini toparlar ve yaşam onun için normale dönerdi. Bir sonraki sefere kadar elbette.

 

O sıralar fakülte yönetimi, gelen onca şikayete rağmen bize çok destek veriyordu. Dekan Prof. Dr. Melih BOYDAK ile Dekan Yardımcıları Prof. Dr. Tahsin AKALP ve Prof. Dr. Kadir ERDİN'i verdikleri destek için saygıyla anıyorum. Fakültenin binalardan uzak ormanlık alanında köpekler için tel örgüyle çevrilmiş bir alan bile yapmışlardı. Gerektiğinde bütün köpekleri oraya kapatırdık gelen şikayetleri bir ölçüde de olsa engelleyebilmek için. Fakülte yemekhanesinde her öğlen yemek artıkları bizim için bir kaba konulurdu. O zaman arkadaşım olan eşimle ben o kabı zar zor taşıyarak köpeklere götürür ve onların karınlarını doyururduk. Hafta sonları ise Beşiktaş'taki birkaç kasaptan köpekler için kemik toplardık. Kemik bulamadığımız zamanlarda köydeki fırınlardan bayat ekmek alırdık. Bayat ekmek de yoksa mecburen taze ekmek alıp onların karınlarını doyurmaya çalışırdık. Zavallıcıklar o kadar acıkmış olurlardı ki, o taze ekmekleri heyecanla yerlerken ekmek onların damaklarını keser ve ağızlarının kenarlarından kanlar akardı. Ama onlar bunu hiç umursamazlardı ve çok mutluydular.

 

Onlarla ve elbette Boncuk'la o kadar çok anımız var ki, her biri ayrı ayrı hatırlanmaya değer ve her biri beni hem hafifçe güldürüp hem de gözlerimi buğulandırıyor. Uysal'ın, Puik'in, Kara'nın, Gölge'nin, Kıvırcık'ın, Beyaz'ın, Minik'in, Tilki'nin ve adını sayamadığım daha pek çoğunun kalbimde edindikleri yeri edinebilen insan sayısı son derece sınırlı, doğrusunu söylemek gerekirse. Ve elbette Boncuk! O, o kadar özel bir köpekti ki benim için, bunu kelimelerle anlatabilmenin mümkün olacağını sanmıyorum. Ayrıca, hala onun önceki Boncuk'la ne gibi bir bağı olduğunu açıklayamıyorum, fakat bir bağın olduğuna kesinlikle inanıyorum.

 

Önceki Boncuk'u koruyamamıştım. Bu Boncuk'u ne olursa olsun korumaya kararlıydım. Ta ki onu bir sabah fakülteye geldiğimde ağaçların altında ve çimenlerin üzerinde sırtı dönük vaziyette kıvrılmış olarak yatarken bulana kadar. Gece belediyenin köpekleri zehirlediği haberini bir şekilde öğrenmiştik ama yine de içimde fabrikacıların Boncuk'u gelip almamış olmalarını ummaya benzer bir umut vardı. Sanki Boncuk, o sırtı dönük haliyle "yine beni koruyamadın diyor", sitem olmasa bile üzüntüsünü anlatıyordu. İçimde kopan ama bir türlü dışarı vuramadığım fırtına yeniden kendini göstermişti, rüzgar Boncuk'ın sırt tüylerini usul usul oynatıyordu oysa.

 

Bu olayın üzerinden de neredeyse on beş yıl kadar geçti. Boncuk artık beni bütünüyle terk etmişti. Niye etmesin ki? Ben olsam ben de ederdim. Bir köpekle bir insan arasındaki fark Boncuk'la benim aramdaki fark kadar derin. Buna rağmen köpekler hala ve ısrarla insanları sevmeye ve bizlere güvenmeye devam ediyorlar. Ve bir defa olsun bir köpeğin başını okşayan, onun gözlerinin içine dikkatle bakabilmeyi başaran insanlar o andan itibaren bir başka insan oluyorlar. Nasıl mı? Anlatayım:

 

Öncelikle köpeklerle sadakati eşleştirme hatasına düşmeyeceğim. Sadakat, bir insana -ki, bu insan bazen bir lider, bazen bir eş ya da sevgili, bazen bir patron ya da yönetici olabilir, koşulsuz olarak bağlılık duygusu duymaktır. Sadakati besleyen şey çoğu zaman korku, çaresizlik ve çıkar gibi duygulardır. Oysa köpeklerde egemen olan duygu sevgidir. Köpekler sever. Hem de hiçbir insanın sevemeyeceği kadar çok sever. Ve köpekler sevdikleri zaman, sonunda açlık da olsa, acı ve ölüm de olsa sevmeye, sevdiklerine bağlı kalmaya devam ederler. Onların bağlılığını korku, çaresizlik ya da çıkar beslemez. Onlar sadece ve sadece sevgi nedeniyle bağlanırlar. Bundan dolayı, bir köpeğin başını okşayan birisi daha önce hiç görmediği bir sevgi türünü de tanımış olur. Bu sevgi türü sahte sözler ve gülüşlerden arındırılmış, abartılı ve yapmacık bir yön taşımayan, sadece ve sadece sevmekten ibaret olan bir sevgidir. Bu, aynı zamanda sizin, insanoğlunun bugün yaşadığı sevgisizliği görmenizi kolaylaştırır ve içiniz derin bir elem duygusuyla kaplanır.

 

Bir köpeğin hem başını okşayıp hem de onun gözlerinin içine bakarsanız eğer, tanışacağınız, daha doğrusu geçmişte bildiğinizden çok çok daha farklı bir anlamda tanıyacağınız şey kesinlikle masumiyettir. Sahipleri tarafından bilinçli olarak saldırgan yetiştirilmiş ya da genetik denemelerle doğallıklarından koparılmış birey ve türleri bir kenara bırakırsak, bütün köpekler dünyanın en masum canlılarıdır ve onların bu masumiyetini anlamak için sadece ve sadece gözlerine bakmanız yeterli olacaktır. O gözlere baktığınızda bu canlıdan size hiçbir zarar gelmeyeceğini kesinlikle anlarsınız. O nedenle ben tanımadığım bir köpekle karşılaştığımda önce onun gözlerine bakarım. Birileri tarafından saldırganlaştırılmış bir köpekse ya da genetik denemelere kurban gitmiş bir türse, masumiyet ifadesini göremediğim için o köpeğe çok yaklaşmamayı tercih ederim. Ama doğal bir türse ve bir köpek gibi yetişmişse, baktığım bir çift göz adeta "ben dostum, benden sana zarar gelmez, sadece bana yaklaşmanı ve beni sevmeni istiyorum" diye haykırır. Ve ben o köpeğe tereddütsüzce yaklaşırım.

 

Köpekler kesinlikle koku ve temizlik algınızı değiştirir. Köpeklerin derilerinin altında bulunan yağ tabakasının özelliği nedeniyle, bir köpeği ne kadar yıkarsanız yıkayın kendine has ve genellikle insanlar tarafından pek hoşlanılmayan özel bir kokuya sahip olur o köpek (köpek yıkamaktan ve köpek şampuanı satmaktan hatırı sayılır para kazananlar bunun tersini söyleyeceklerdir mutlaka). Fakat zamanla köpekteki sevgi yoğunluğu ve masumiyet hissi sizin koku algınızı öyle bir değiştirir ki, o koku sizin olağanlarınızdan biri haline gelir. Benzer şekilde, çamurlu ayaklarıyla boynunuza atlayan bir köpeğin kıyafetlerinizde bıraktığı ayak izleri önceleri size kir olarak görünse de, zamanla onlar, tıpkı yanağınızdaki ruj izi gibi birer sevgi damgası haline dönüşür ve gerçek kirin, gerçek pisliğin bir köpekle eşleştirilemeyecek derecede derin ve farklı anlamlar taşıdığını fark edersiniz.

 

Köpekler olağanüstü oyunculardır. Size yürüyüş sırasında eşlik etmekten, attığınız sopayı ya da topu alıp getirmekten bıkmadıkları gibi, Golden retriever gibi içinde bomba taşıyan genç yaşta bir köpekse söz konusu olan, siz top atmaktan yorulursunuz da o yine koşup getirmekten yorulmaz. Sıkılmak kelimesi köpeklerin sözlüğünde yoktur. Yeter ki sizinle bir şey yapıyor olsunlar, sıkılmaları ihtimal dahilinde değildir. Bence köpeklerle kedileri ayıran en önemli farklardan biri de budur. Çünkü kedi kolay sıkılır, yorulur ve derhal kıvrılıp yatacağı sessiz ama sıcak bir bölge arayışına girer. Köpekte bunu göremezsiniz. Dilleri bir karış dışarı çıksa da, soluk alışverişleri son derece hızlansa da gözleriniz içine yönelttikleri bakışlarıyla "gene, gene!" derler adeta. Bu özellikleriyle köpekler bulundukları ortamı canlandıran, mutluluk ve yaşam enerjisi katan birer doğa harikasıdır.

 

Köpeklerin en üstün özelliklerinden biri de sizin ruh halinizi kolaylıkla anlamalarına yol açan sezgileridir. Sizinle karşılaşır karşılaşmaz, sinirli mi mutlu mu olduğunuzu, yorgun mu enerjik mi olduğunuzu, kaygılı mı rahat mı olduğunuzu kolaylıkla anladıklarını fark edersiniz. Negatif bir şey sezerlerse sizi hiç rahatsız etmez, uygun bir mesafeden dikkatle ve zaman zaman bir kaşını indirip bir kaşını kaldırarak, göz bebeklerini sağa sola, aşağı yukarı oynatarak sizi izlerler. Gözleri daima üzerinizdedir. Ya ruh halinizde bir değişiklik olmasını ya da sizin her şeye rağmen "gel oğlum!" demenizi bir ermiş sabrıyla beklerler. Köpeklerin bu özelliğini anlayınca kendinizdeki her şeyin merkezi olma, herkesin sizinle ilgilenmesini isteme, sizin sorunlarınıza odaklanmasını arzulama özelliğinizden utanırsınız. Daima "ben" demeye ayarlı bir canlı olarak daima "sen" diyebilen bir canlının olabildiğini görmek sizi hem biraz rahatlatır hem de derin bir özeleştiri duygusu geliştirir.

 

Köpekler neyin hassas ve kırılgan olduğunu kolaylıkla anlarlar. Yetişkin bir insanla oynarken züccaciye dükkanındaki fil kıvamına gelen bu harika canlılar söz konusu bir çocuk ya da bebek olduğunda bir fırça darbesinden önce on kere düşünen bir ressam hassasiyetine bürünürler. Ayrıca köpekler özellikle çocuklara bayılırlar. Ben bunu, hem çocukların hem de köpeklerin kanatsız birer melek olmasıyla ilişkilendiriyorum. Köpekler hakkında bir şeyler öğrenmek istiyorsanız onları çocuklarla birlikteyken daha bir dikkatli izlemenizi öneririm.

 

Sanırım bu satırları okuyan ve köpeklerle ilgili olumsuz hatıraları olan kişiler abartılı bir anlatım içerisinde olduğumu düşünüyorlardır. Yanılıyorlar. Köpeklerle ilgili olumsuz hatıra herkeste olabilir. Örneğin ben de küçük bir çocukken, Boncuk'tan da önce, bir köpek tarafından ısırılmış biriyim. Sokağımızdaki Tamirci İsmail Amca'nın (oto kaporta tamir atölyesi olduğu için ona herkes Tamirci İsmail derdi) oğulları Şenol ve Halil Abilerin küçük ve siyah bir köpekleri vardı. Adı Maks'tı. Bir gün oynarken, yanılmıyorsam Şenol Abi sırf korkutmak amacıyla "Maks tut, tut!" yapmıştı bize doğru. Maks da gelip beni bacağımdan tutmuş, yani ısırmıştı. O zaman da Maks'a kızmamıştım. Şimdi de kızmıyorum. Çünkü Maks yalnızca sahibinin dediğini yapıyordu. Daha açıkçası, bu olaydan yola çıkarak köpekler hakkında olumsuz konuşmamıza yol açacak bir durum yoktu bana göre. Köpekler kötü görünen bir şey yapıyorlarsa, o şeyin arkasında mutlaka bir insan aramanız gerekecektir.

 

Her ne kadar "kötü" ile "insan"ı ben birbirine yaklaştırsam da, büyük yazar Yaşar Kemal "Kuşlar da Gitti" adlı romanın bir yerinde insanın özünün iyi olduğundan; ancak kötülüklerin bu özün etrafını bir kabuk gibi sardığından, elbette kendi eşsiz tarzıyla söz eder. Ve "adam olan" der Yaşar Kemal "o kabuğu soyup özünü ortaya çıkarmalıdır." Bence, genetik tasarım olmayan ve insanlar tarafından kasıtlı olarak saldırganlaştırılmayan doğal bir köpek Yaşar Kemal'in sözünü ettiği o "iyi öz"dür. Ve bu da benim köpekler hakkında söyleyebileceğin en son sözdür.

 

Daha iyi bir "öz"ü inanın bulamazsınız. Bana inanmıyorsanız hemen gidip bir sokak köpeğinin başını okşayın. Bakalım neler olacak?