Bir evde kedi varsa ne olur?

Bir evde kedi varsa ne olur?

Cihan Erdönmez

Hayal meyal hatırlayabildiğim anneannemin evinin kapısı çoğunlukla açık olur, girip çıkan kedinin haddi hesabı olmazdı. Evin her köşesinde her an bir kedi beliriverir, evin sahibi onlar mı yoksa insanlar mı bilinmezdi.

Babam pek kedici değildi önceleri. Hatta köpekleri çok seven o dağ gibi adam kedi görmeye dayanamaz, gördüğünde de bir biçimde onlara savaş açardı. Yetmişine doğru onu da kedi tutkusu sardı. Eşim doğum yapacağı için bizim Lucky'yi onlara bırakmıştık bir süre. Kedi sevdası o sıra başladı. Sonra Kiraz'ı aldılar sokaktan evlerine. Babam bırakıp gitti annemi; Kiraz hala onun can yoldaşı.

Benim çocukluğumda, babamın tavrından dolayı sanırım, köpeklerle çok haşır neşir olmama rağmen (Boncuk, o muhteşem köpek(ler?) haşır neşirlikten oldukça farklı bir vakadır, karıştırmamak gerekir) kedilerle çok fazla yakınlığım olmadı.

Her şey Lucky'nin kısırlaştırılması macerasıyla başladı. Luck eşimin kedisiydi ama eşim eşim değildi o sıra. Lucky erkek bir Siyam Kedisiydi ve azdığı zamanlarda oldukça sıkıntılı bir hayatı oluyordu. Kısırlaştırmayı ben önerdim. Daha sonra Boğaz Köprüsü'nden atlayarak intihar eden ve yaşamında kendini özellikle sokak hayvanlarına adayan veteriner dostumuzun Bağlarbaşı'ndaki kliniğinde Lucky'nin kısırlaştırma operasyonunu yaptırdık. Fakat rahmetli kayınpederim -ki kayınpederim değildi o sıra- huysuzluk yapar diye o sıra eşim olmayan eşim Lucky'yi benim bekar evime bıraktı. Lucky uzun süre anestezinin etkisinden çıkamadığı için gecenin bir yarısına kadar taşıma kabında kaldı. Çekyattan bozma yatağımın yakınına taşıma kabını koyarak uyudum. Bu uzun süre içinde Lucky doğal tüm ihtiyaçlarını o kabın içinde yaptığı için bir kediye yakışmayacak şekilde kirliydi ve kötü kokuyordu. Gecenin bir yarısında bir tıkırtıyla uyanıp (kedidir kedi sözü aklıma gelmeden) gözlerimi açtığımda Lucky'nin o kaptan çıkıp benim yatağa doğru yöneldiğini ve küfelik olmuş gibi sendeleyerek yaklaştığını gördüm. Önce durumu tam anlayamadım fakat Lucky o haliyle bile kedilik çevikliğini kullanarak zıplayıp yatağa çıktığında kendime geldim. O pis ve kokulu haliyle yatağın üzerindeydi artık ve doğrudan gözlerimin içine bakıyordu. Tuhaftır ki, tıpkı biricik oğlumun bebekliğinde onun kakalı poposunu temizlerken olduğu gibi, görünürde iğrenç olan bu durum bende hiçbir olumsuz duygu yaratmadı. Hatta refleks olarak yorganı ucundan tutup kaldırmış bulundum ve Lucky de tereddüt etmeden, o pis, kokulu ve fakat "sana ihtiyacım var" haliyle yorganın altına girip, bedenime olabildiğince yaklaşarak kıvrıldı. Ve biz o çişli ve kokulu durumda sabaha kadar koyun koyuna güzel bir uyku çektik.

Sabah uyandığımda Lucky hala koynumdaydı. O kadar huzurlu görünüyordu ki o huzur duygusu otomatik olarak ondan bana geçti. Bu dünyayı paylaşan iki sıradan canlı olarak birbirimize koşulsuz bir bağlılık içerisindeydik. O bana güvenmiş, kendini bana emanet etmişti adeta. Güvenmişti, çünkü onun kitabında gereksiz yere bir canlıya kötülük yapmak diye bir şey yoktu. Aradığı şey, aslında, yorganın değil benim bedenimin sıcaklığıydı. Bu benim için adeta bir ekoloji etiği dersi gibiydi. "Hepimiz aynıyız ve hepimiz bir diğerimize ihtiyaç duyuyoruz. Birimiz eksildiğimizde eksilen gerçekte hepimiz oluyoruz."

Yine bir gece yarısı, sindirim sistemi bozukluğu nedeniyle günlerce kaka yapamadığı için zehirlenen Lucky, bir hayvan hastanesinin soğuk metal sedyesi üzerinde son nefesini verirken yine ben vardım yanında. Eşim -o sıra eşimdi artık- daha çok küçük olan oğlumuzu bırakamadığı için evde kalmıştı. Ve sanki Lucky yıllarca önceki gece yarısını hatırlayarak minnetle bakıyordu bana, ben ona yardım edemiyor olmanın ağır yükü altında ezilirken oysa.

Evimiz, Lucky'siz geçen bir kaç ay boyunca oldukça sessiz, soğuk ve tatsız oldu. Evde bakılamayacak kadar yüksek enerjili Goldy (Golden retriever cinsi bir köpek) denemesi başarısızlıkla sonuçlanınca bütün oklar yeni bir kediyi işaret ediyordu ve o kedi, kardeşiyle birlikte çöp konteyneri yanında bulunan ve internet üzerinden sahiplendirilmeye çalışılan -ki bir kedinin sahiplendirilemeyeceği, onun sizi sahipleneceği kediciler tarafından çok iyi bilinir- Kiti oldu. Bir kış günü, internete ilan veren ve  Kadıköy'de bir apartmanın giriş katında oturan  hanımefendiden aldık Kiti'yi. Eve ilk girdiğinde, güçsüz ve zayıf bedenini dengede tutmakta zorlandığından yalpalayarak yürüdüğünü ve doğruca gidip kalorifer radyatörünün üzerine yattığını hatırlıyorum.

O günün üzerinden neredeyse dokuz yıl geçti. Evimizin dördüncü (sıralama olarak dördüncü değil, dört asli unsurdan biri anlamında) asli unsuru olan Kiti artık yaşlı sayılabilecek bir durumda. Bunun en açık göstergesi son bir kaç aydır ortaya çıkan ve bir türlü çözüm bulamadığımız sindirim sorunu. Kiti'nin olur olmaz zamanlarda olur olmaz yerlere kusmasını bir türlü önleyemedik. Değişik veterinerlerden birbirine benzeyen teşhis ve tedavi önerileri alıp uygulasak da şimdilik ne yazık ki sorun devam ediyor. Lucky'yi kaybetme nedenimizi de göz önünde bulundurunca, evde dile gelmeyen doğal bir gerginlik kol geziyor.

Aslında sözünü etmek istediği şey bu gerginlik durumu değil. Enseyi karartmamak gerekir; Kiti bu sorunun üstesinden bizim ve bilimin yardımıyla gelecektir mutlaka. Benim sözünü etmek istediği şey en başta sorduğum sorunun cevabı. Yani, bir evde kedi varsa ne olur?

Bir defa, tereddütsüz kedi evin baş köşesine kurulur ve evin geri kalan bütün düzeni kedinin yaptığı tercihe uygun olarak şekillenir. Onun oturduğu, onun yattığı, onun güneşlendiği, onun yemek yediği, onun çiş yaptığı yerler bellidir ve hiçbir güç onun bu tercihlerini değiştiremez. O nedenle evin geri kalanlarının tercihleri kedinin bu tercihlerine göre şekillenmek zorundadır.

Aile bireyleri kediyi o kadar doğal bir aile üyesi olarak benimserler ki, bir süre sonra onunla sanki bir insanmış gibi konuşmaya başlarlar. Dahası, sanki o bütün bu konuşulanları anlıyormuş gibi bakarak ve davranarak (sadece işine gelen kısımlarını tabi) sizi önceleri hayretler içerisinde bırakır. Sonra sonra bu da evin doğal proseslerinden biri haline gelir.

Kedi sizin bilim ve mantık anlayışınızı kökünden değiştirir. Başparmağınız kadar arka bacak kasıyla durduğu yerde tavana kadar sıçrayarak havadaki sineği yakalayabilmeyi hiçbir bilim ve mantık anlayışı açıklayamayacağından, bir süre sonra siz kedileri bilim düzleminin dışında bırakmak ve istisna kabul etmek zorunda kalırsınız. Aynı şekilde, günün 22 saatini uyuyarak, geri kalanını da yemek yiyip kendini yalayarak geçiren bu akıl almaz şeyin kasları her daim bu kadar güçlüyken, onca şınava, mekiğe ve ağırlık egzersizine rağmen kendi pörsüyen kaslarınıza bakıp, her ikisi arasında bir ilişki kurma arayışlarınızın beyhude olduğunu anlamanız da çok uzun sürmez.

"Kedidir kedi" sözünü söyleyen zatın ne yüce bir insan olduğunu çok kısa zamanda idrak edersiniz. Çünkü siz onu aradığınızda ne yapıp edip bulunmaz ya da görünmez olan bu tüy yumakları, sizin hiç ummadığınız bir anda hiç ummadığınız bir yerden pörtleyerek aklınızı başından alır önceleri. Sonraları buna alışırsınız ve genellikle gece gezmeyi sevdiklerinden, en derin uykunuzun bir yerinde duyduğunuz tıkırtının ondan kaynaklandığını bilir ve hiç umursamadan kafanızı tekrar yastığa gömersiniz.

Sizin saatlerce konuşarak derdinizi bir türlü anlatamamanız bir kenarda dururken, onların birkaç küçük miyavlama ve anlamlı anlamlı bakarak, biraz bacaklarınıza sürünüp biraz da poposunu size dönüp hiç kıpırdamadan oturarak her derdini net bir şekilde anlatabilmelerini kıskanmaktan başka çarenizin olmadığını hızlıca idrak edersiniz. O nedenle, insanı diğer hayvanlardan ayıran şeyin insanın konuşabilmesi olduğunu iddia edenlere karşı küçümseyici bir yargı oluşmaya başlar zamanla kafanızda. Çünkü açıkça görürsünüz ki, birbirini anlamak için konuşmaya hiç de gerek yoktur aslında. Konuşmak yalnızca kavga etmek amacıyla kullanılan bir araç olmaktan başka bir anlam taşımamaktadır evinde kedi olanlar için.

"Özgür ol! Boyun eğme! Hiçbir güç sana istemediğin bir şeyi yaptıramasın" nutkunu atıp, aynı zamanda kediye "nankör hayvan" diyenlerin akıllarındaki karışıklığı görmeniz için de çok fazla süre geçmeyecektir. Zira, kedinin nankör filan olmadığını, yalnızca istemediği şeyleri yapmaya karşı yıkılmaz bir direniş azmi olduğunu anlar; kendinizde bulunan patrona, karıya-kocaya-sevgiliye, hocaya, hükümete, mahalle baskısına, güçlüye, paraya... velhasılı kelam bir sürü şeye itaat etme zayıflığınızı sorgulamaya başlarsınız.

Daha fazla gelişmiş bir beyne sahip olmanın aslında ne büyük bir felaket olduğunu gösterir kedi size. Adeta sekiz çekirdekli işlemciye sahip bir bilgisayar gibi çalışan beyninizde kırk tilki dolaştırıp kırkının da kuyruğunu birbirine değdirmemeye çabalamanız yüzünden huzur nedir bilmezken, kedinin tek çekirdekili ve daima "neye ihtiyacım var, hadi yapayım" modunda çalışan beyniyle ne kadar huzurlu olduğunu görüp "eyyy insanoğlu, eyyy insanoğlu..." diye başlayan nutuklar atasınız gelir. Atamazsınız ama. Çünkü derhal öyle bir nutuk atarsanız başınıza neler gelebilir çantasını taşıyan yeni bir tilki üretir o gelişmiş beyniniz.

Kedi, hiç şüphesiz, güzellik ve estetik anlayışınızı kökünden sarsar. Daha önceden güzel ve estetik değeri olduğunu düşündüğünüz bütün şeyleri (bir kadın, bir araba, bir mimari eser, bir tablo vb.) kedinizle yan yana düşünürsünüz ve o şeyler bir anda iğne batırılmış bir balona dönüşür. Çünkü onlara güzel derseniz kediye ne demeniz gerektiğini bilemeyecek duruma gelirsiniz anında.

Kedilerin kime daha mesafeli kime daha kaygısızca yaklaşmaları gerektiğini kolaylıkla anlamalarını sağlayan güçlü sezgilerine hayranlık duyarsınız. Örneğin bizim Kiti, biricik oğlum Dağhan'ı sıfır risk olarak görür ve onun yanında tam bir güven duygusu içerisinde davranır. Hatta o güven duygusu o kadar güçlüdür ki, zaman zaman Kiti halı filan yolarken Dağhan engel olmak için bağırsa da Kiti ne yaptığı işi bırakma ne de dönüp Dağhan'a bakma ihtiyacı hisseder. Oysa eşim konusunda kısmen risk duygusu taşır Kiti, çünkü az da olsa kendisine doğru hızla uçarak yaklaşan terlik görmüşlüğü vardır. Yüksek risk grubunda ise ben varımdır Kiti'nin. Onun kadar çevik olmam mümkün olmadığından denk getirmişliğim vaki değilse de bir kaç darbe girişimim ile yüksek frekanslı bağırmalarım bu durumun temel nedenidir.

Abartılı mutfak kültürüne benim gibi savaş açmış biriyseniz eğer kediler sizin için en iyi argüman olur. Konuyla ilgili tartışmaların sıkıştığınız noktalarında "bak kedilere; ömür boyu aynı kıtır mamayı yiyorlar, gayet de sağlıklı ve mutlular; kuş sütü bile eksik olmayan sofralarda, kimsenin bilmediği anlaşılmaz tariflerde mutluluğu aramak ne büyük yanılgı eyyy arkadaş!" diyerek üstünlüğü tekrar ele alabilirsiniz.

Yaşamla güneş arasındaki ilişkiyi size öyle iyi anlatırlar ki, yaşam felsefeniz radikal biçimde değişir. Evin içine bir şekilde girmeyi başarmış en küçük güneş hüzmesini bile bulup ondan yararlanmak konusunda öylesine mahirdirler ki kediler; insanoğlu bu konuda kedilerin yaptığının onda birini yapacak kadar akıllı olsaydı, inanın dünya çok daha mutlu ve huzurlu bir yer olur; ne sera gazının ne de iklim değişikliğinin esamesi okunurdu.

Kendi türüne zorunlu olmadıkça bir metreden daha fazla yaklaşmayan bu enteresan canlıların biz tüysüz yaratıklara sokulmak konusundaki istek ve azmini açıklamak konusunda yıllarca kafa yorar ve sonuçta bir hiçlikle karşı karşıya kalırsınız. Çünkü ne bunu ne de genel olarak kedileri bütünüyle açıklayabilecek bir düşünce geliştirilememiş, bir kitap yazılamamıştır bugüne kadar. Bu satırlar gibi saçmalıklar kedileri açıklayabilmekten gerçekten çok uzaktır ve sanırım aslında yapmamız gereken, onları açıklayabilme çabasını bir kenara bırakıp onlarla birlikte yaşanan hayatın tadını çıkarmak olacaktır. Bol kedili, bol mırıltılı, bol tüylü günler...